RSS
Feeddburner RSS Abone Ol!

DÜNYA DA VE TÜRKİYE DE TARIM

Cafer Şahin

İnsanoğlu yeryüzünde var olduğu sürece organik maddelere(tarım ürünleri)ihtiyaç duyacaktır. Tabi ki sadece insanoğlu değil bütün canlılar da organik besin maddelerine bağımlıdır. Son günlerde yaşanan tarımsal kriz ile birlikte Üçüncü dünya devletlerinin halkı açlık tehlikesiyle imtihan olurken özellikle gelişmekte olan ülkelerin tarımsal ürünlerinin aşırı derecede değerlenmesi enflasyonist bir baskı oluşturarak enflasyonla mücadelesine ket vurmuştur. Bu durum gelişmiş ülkelerin ekonomisini de etkilemiş: fiyat istikrarı sağlamış olan İngiltere de bile gıda maddelerinin %15’e kadar artışına neden olmuştur . Peki Dünya genelinde yaşanan tarım krizinin altında yatan sebepler nelerdir? Sorusunu genel olarak üç başlık altında cevaplamak mümkündür.

1-Küresel ısınma

2-Bio Yakıtlar

3-İlkel Tarımsal Faaliyetler

1-Küresel Isınma:
Dünya tarım krizinin altında yatan en büyük etken küresel ısınmadır.Küresel
ısınma CFC (Klora Flora Karbon) gazlarının başta fosil yakıtların aşırı derecede kullanımına bağlı olarak atmosferdeki artışına bağlıdır.Bu gazlara sera etkisi yaratan gazlarda denmektedir. Küresel ısınmanın etkisi ile kutuplardaki buzulların erimesi deniz seviyesini yükseltmekte,meteorolojik olayların değişimi ile,kuraklık,sel felaketi ve kasırga tehlikesi ortaya çıkmaktadır.Küresel ısınmayı önlemek amacıyla 1997 yılında 168 Devlet Kyoto sözleşmesini imzalayarak sera gazlarını azaltmaya dönük faaliyetlerde bulunacaklarını taahhüt etmişlerdir.Türkiye 2008 yılı mayıs ayında yaptığı açıklamalarla sözleşmeyi imzalayacağını beyan etmiştir.Ne yazık ki sera gazlarının salınımında ön sıralarda bulunan ABD ve Çin bu antlaşmayı kabul etmemektedir.G-8 Ülkelerinin temmuz ayında yaptıkları toplantı sonuç beyannamesinde 2050 yılına kadar sera gazlarının %50’ ye kadar azaltılması kabul edilmiş. Bu antlaşma sorunun çözümünde yetersiz olsa da yinede olumlu bir gelişmedir.
2-Bio Yakıtlar:
BM’lerin yayınladığı rapora göre tarım krizini tetikleyen etmenlerden birininde Bio yakıtlar olduğu tespit edilmiştir.Özellikle son yıllarda petrol fiyatlarında ki artış alternatif yakıt bulma arayışını hızlandırmış ve tarım alanlarının Bio yakıt üretimine kayması tahıl üretimi rekoltesinin düşüşüne neden olmuştur.Birleşmiş Milletler’in araştırmasına göre 2002 yılından 2008’e kadar dünya genelinde gıda ürünlerindeki artış % 75’i bulmuştur.

3- İlkel Tarımsal Faaliyetler:Dünya nüfusu her geçen gün artmakta fakat tarım alanları kentleşme ve sanayileşmenin etkisi ile daralmaktadır. Bu zıt ilişki doğal olarak arz ve talep arasındaki dengesizliğe neden olmaktadır. ABD ve AB gibi gelişmiş ülkelerin dışında tarım faaliyetleri ilkel bir şekilde sürdürülerek tarım alanlarından etkili bir şekilde faydalınamamaktadır. Örnek olarak Türkiye nüfusunun %35’i tarımla uğraşırken bu oran Fransa’da %8’dir.Fransa’nın tarım üretimi Türkiye’den fazladır. Dünyadaki nüfus artışı devam ettiği ve bu ilkel tarım yöntemleri uygulandığı sürece tarımsal krizin büyümesi ve 3.Dünya devlet halklarının açlık tehlikesi ile yüz yüze kalması kaçınılmazdır. BM’ler tarım alanlarının etkili bir şekilde kullanımı için bir fon oluşturup Gelişmemiş ve gelişmekte olan Ülkelerin tarım faaliyetlerinin geliştirilmesi için destek vermelidir.
Türkiye de Tarım
Türkiye nüfusunun %35’i kırsal kesimde yaşamaktadır. Kırsal kesimde yaşayan insanların geçim kaynağı doğal olarak tarımsal faaliyetlerden sağlanmaktadır. Tarımla uğraşan nüfus bu kadar yoğun olduğu halde üretimde nüfusunun %8’i tarımla uğraşan Fransa’nın bile gerisinde olması acı bir tabloyu sergilemektedir. Fransa gibi sanayisi gelişmiş zengin ülkelerin: ıslah edilmiş tohumlar, tarım alanlarını sulama, gelişmiş araç ve gereçler,ilaçlama yöntemlerinin gelişmişliği ve tarım sektörüne uygulanan yardımlar bu devletlerin tarım alanlarında ki elde edilen ürünlerin hem miktarını hem de kalitesini yükseltmiştir. Türkiye 78 milyon hektar toprağa sahiptir.Bu toprağın 45 milyon hektar tarım arazisi olarak kullanılmaktadır.Tarım yapılan alanların sadece 5.1 milyon hektarın da sulama yapılmaktadır.Bu istatistiki bilgiler ışığında Türkiye’de nasıl bir tarım politikası izlenmedir ki;ürünlerinin hem miktarı hem de kalitesi arttırılsın.
1-Devletin tarım sektörüne desteğinin arttırılması

2-Sulanabilir alanların arttırılması
3-Bilgilendirme,yöneltme ve organizasyonun sağlanması

1-Devletin tarım sektörüne desteğinin arttırılması:
Başta gelişmiş ülkelerde olduğu gibi devletimiz tarım sektörüne doğrudan parasal destek sağlamalıdır. ABD’nin tarıma doğrudan desteği 70 milyar doları,AB ülkelerinin ise yardımı 40 milyar doları bulmaktadır.Bu ülkeler sanayi ürünleri ile birlikte tarım ürünlerini de ihraç eder duruma gelmiştir.Ülkemizde: akaryakıtın,gübrenin,ilacın ve tarım araçlarının pahalılığı tarım arazilerinin işletilememesine neden olmakta bu da ürünün hem miktarını hemde kalitesini negatif yönde etkilemektedir.

2- Sulanabilir alanların arttırılması:Türkiye su azlığı çeken bir ülkedir. Su varlığına göre ülkeler aşağıdaki şekilde sınıflandırılmaktadır;
a) Su fakiri: yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1 000 m 3 ten daha az

b) Su azlığı: yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 2 000 m 3 ten daha az

c) Su zengini: yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 8 000- 10 000 m 3 ten daha fazla .

Türkiye de Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1500 m 3 civarındadır.Bu verilere göre sahip olduğumuz su kaynaklarını en iyi şekilde kullanma yollarını bulmak ve uygulamak zorundayız.Yukarıda da kısaca vurgulandığı üzere Türkiye de şuandaki sulanabilir alan 5.1 milyon hektardır.Bütün imkanlar kullanıldığında azami sulanabilir alan 8.5 milyon hektar olacaktır.Sulanabilir alanların arttırılmasın da en önemli faktör barajlardır.Bugün itibari ile büyük ölçekte 555 adet barajımız bulunmaktadır.Türkiye akarsular açısından zengin sayılabilecek bir ülkedir.Denizlere akan akarsu sayısı 20 adettir.Bu akarsuların denizlere boşa akmasını önlemeye dönük tedbirlerin alınarak 8.5 milyon sulanabilir alan hedefine ivedilikle ulaşılması gerekmektedir.Lakin sadece sulanabilir alanların arttırılması önemli değildir eldeki suyun nasıl kullanıldığı da önemli bir konudur.İlkel sulama yöntemleriyle hem suyumuz hem de toprağımız çoraklaşarak heba olmaktadır. Günümüz de yağmurlama ve damlama sulama teknikleri kullanılmaktadır. İlkel sulama metotları yerine yağmurlama ve damla sulama teknikleri kullanılması halinde üründen alınan verim %60’dan sırası ile %80 ve %90’a çıkarılabilmektedir. [ devam edecek.. ]

Not:İstatistiki bilgiler DSİ'den alınmıştır.
+Devamı

BİLİM VE İNSAN

CAFER ŞAHİN


İnsan yaratılmışların en güzeli,en mükemmeli,akıl ve iradeye sahip tek varlık;Akıl ve iradesiyle bütün canlıların hatta doğaya hükmetmekte.Bu hükmediş ilkel topluluklardan günümüze kadar gelen bilgi ve bu bilginin pratiğe ve tekniğe uygulanması ile elde edilmiştir.
Bilim’in birçok tarifi yapılmış ve yapılmakta. Bilimi; insanın neden, niçin, nasıl sorularına karşılık cevap bulma arayışı ile akli, gözlem ve deneylere dayanılarak kesinliği kabul edilmiş bilgi olarak tanımlayabiliriz.
Bertrand Russell’e göre bilim “Gözlem yoluyla ve bu gözlem üzerine kurulmuş akıl yürütme ile önce dünyayla ilgili belirli olguları, sonra da bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulgulama ve (talihli durumlarda) geleceğin önceden kestirilmesini olanaklı kılma girişimidir.”
Cemal yıldırım “Bilimin Öncüleri” adlı eserinde Bilim’i; “Doğayı özellikle doğaya ilişkin kuram yada beklentilerimizi sürekli sorgulama işi” olarak tarif etmiştir.
Bilim,bütün insanlık tarihinin ortak mirası ve ortak bilgi hazinesidir. Gelmiş geçmiş bütün insan topluluklarının, medeniyetlerin Bilim’e az çok katkısı olmuş ve olmaya devam etmektedir.
Bilimsel bilginin ilk kullanıldığı yerler Fırat–Dicle-Nil ve İndus nehirleri yakınlarında kurulu medeniyetlerinde başlamıştır.Özellikle Mezopotamya da kurulan Sümerler ve Nil vadisine kurulan Mısır’lılar,Bilim’in öncülüğünü yapmışlardır.Günümüz takviminin ilk örneğini Geometri bilimini ilk kullananlar ve gök bilimleri ile ilgili ilk çalışmaları bu medeniyetler yapmıştır.
Bilimsel gelişimin antikçağdan günümüze serüvenini ana hatlarıyla çizmeye çalışacağız.Takdir edersiniz ki,bu konuyu birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değildir.
Bu nedenle konu iki bölüm halin yayınlanacaktır.Bu sayımızda Antikçağdan 18.yy kadar olan bilimsel gelişimin macerası anlatılacaktır.
Bilimin gerçek inkişafı antik çağda gerçekleşmiştir.M.Ö8.-M.S. 5. yüzyıllarını içine alan antikçağ Yunan ve Roma medeniyetlerini içine alır. Yunanlılar Matematik’te, Geometri’de,Fizik’te, Tıp’da,Siyaset Bilimi’nde ve özellikle Felsefe’de o kadar büyük ilerlemeler kaydet- mişlerdir ki bırakın ondan sonraki yüzyılları günümüz düşünce hayatında bile etkili olmaya devam etmektedir.
Antikçağ’daki bu bilimsel gelişim arkasında insanı, doğayı topyekûn varlığı inceleyen araştıran ve sorgulayan kısaca düşünce sorulanlarıyla uğraşan “filozoflar” vardır.Tarihte bilinen ilk bilinen filozof “Miletli Thales”dir. Thales’le birlikte Anaksimandros,Anaksimenes, Herakleitos aynı dönemde(M.Ö.5.yy) yaşamış filozoflardır.Bu filozoflar İyon ya okulunun temsilcileridir de.Ayrıca “ilk neden nedir” sorusunu bu filozoflar sormuştur.
Demoritüs;maddenin “atomlardan” meydana geldiğini söylüyor.Herakleitus ise her şeyin değiştiğini ve ancak karşıtların kavgasından doğduğunu söyleyerek Hegel ve Marx’da şekillenecek “Diyalektik”in varlığını ortaya koyuyordu.Sokrates,retorik sanatının en yetkin filozoflarından…Felsefesi iyilik ve güzellik üzerine kurulu ve öğrencisi Platon’un düşünce hayatında etkin insan Platon;bugünkü anlamda idealist felsefenin kurucusu.Aristoteles;yüzünü “duyular dünyasına” çevirmiş gerçek bilim adamının ilk örneği.Pythagoras,evreni matematiksel bir uyum olarak görüyor.Arşimet ise hamamda suyun kaldırma kuvvetini buluyor ve sevinçten ne yaptığını bilmiyor.Evet bu ve adını sayamadığımız daha birçok bilim adamı ve filozof
Antikçağ’ın bilim temsilcileridir.
Antikçağ’da bilim ile ilgili bu kadar gelişme olmuşken neden teknik alanda bir gelişme yaşanmamıştır sorusu akla gelebilir.Düşünce tarihçileri bu soruya karşılık verdikleri cevap; “Yunan medeniyetinde üretimin kölelerce gerçekleştirmesi” olarak gösterilmiştir.
M.S.395 Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesiyle birlikte,Batı Uygarlığı her alanda bir çöküş,bir çözülüş ve bir kaos yaşanmış bunun sonucunda -Tarihçilerin ifadesiyle- Batı ‘Ortaçağ’ karanlığına sürüklenmiştir.Bu dönem,batı için açlığın,sefaletin,hastalıkların,sa-vaşların kısaca “İnsanlık trajedisinin” yaşandığı bir çağdır.Ortaçağ (4.yy -15.yy)’da toplumsal hayattaki bu çöküş,bilim de,sanatta da edebiyatta da kendini göstermiş ve Antikçağın yakala-dığı o parlak dönemin devamı bir yana onun gerisine düşülmüştür.
Bertrand Russell’ın “Din ve Bilim” adlı eseri Ortaçağ karanlığındaki batı toplumundaki anlayışın ne kadar geri,ne kadar bağnaz,ne kadar gaddar ve acımasız olduğu örneklerle çok açıklanmıştır.
Batı toplumunda 4.yy’dan itibaren başlayan çöküşün aksine yayılmakta olan “Hristiyan dini” ve onun yayıcıları eli ile kurulan Kilise:İşsizin,aşsızın,kimsesizin barınağı ve umudu olmuş,toplumsal dinamiklerini kaybeden Batının yeniden inşasında mimarı olmuş desek yanlış olmaz herhalde.Cemil Meriç “Mağaradakiler” adlı eserinde bu konu ile ilgili olarak; “Rahip Latince’yi Hristiyan Edebiyatı’nı ve din bilimini,eski çağ edebiyatı ilimlerinin bir kısmını mimariyi,heykeli,resmi ibadete yardımcı irfetleri insana ekmek,yiyecek,mesken sağlayan daha değerli sanatları yağmacı ve tembel barbarın serseri mizacına ters düşen ve beşeri fetihlerin en mühimi olan çalışma zevkini ve alışkanlığını…” kiliselerde kazandırıldığını söylemektedir.
Batı toplumundaki Kilise’nin olumlu etkisi 13.yy kadar sürmüştür.13.yy’dan sonra kendi güç ve iktidarı için sömürmeye başlamıştır.O kadar büyük bir güce ulaşmıştır ki servetin üçte ikisi toprakların içte biri ve gelirin yarısını kullanır olmuştur. Bilimin, sanatın ve edebiyatın gelişmesine engel olmuş,toplumu kendi anlayış ve kuralları ile toplumu belli bir kalıba sok-ma isteği ise alandaki gerilemenin sebebi olmuştur.
Ortaçağ’da batı toplumu karanlık bir dönem yaşarken Doğu her yönüyle aydınlık bir dönem yaşamakta idi.Özellikle İslam Dini’nin yayılması ile birlikte Doğu’daki toplumsal hayatın değişmiş her alan da büyük bir gelişme ve değişim yaşanmıştır.İslam medeniyetlerinde 7.yy’dan 13.yy’a kadar olan süreçte bir çok Medrese,Rasathane, Hastane ve Kütphane yapılmış,bilimle uğraşan insanlara destek olunmuştur.
Bu dönemde,Farabi,İbn-i Sina,Harezmi,El Cebir,Gazali,Mevlana,Ömer Hayyam…vs. adını zikretmediğimiz bir çok düşünür ve bilim adamı ortaya çıkmıştır.İslam coğrafyasında Antikçağ Yunan ve Roma düşünürlerinin görüşleri ve eserlerinin çevirileri yapılmış mazisini unutmuş Batı’nın tekrar bu eserlerle tanışmasına vesile olunmuştur.
Doğunun zenginliği ve ihtişamı 12.yy kadar sürmüş,özellikle Haçlı Seferleri ile (11.yy’dan 13’yy kadar dört haçlı seferi düzenlenmiştir.) Asya siteplerinden gelen ve tamamıyla yağmalama ve yıkma politikası güden Moğol istilası İslam coğrafyasındaki medeniyetlerin çöküşüne zemin hazırlamıştır.Bu seferlere maruz kalan birçok ilim şehrindeki medreseler ve kütüphaneler yakılıp yıkılmıştır.Ayrıca İslam coğrafyasında pozitif ilimlerdeki gerilemenin sebebi olarak yaşadığı dönemin en önemli düşünürü Gazali gösterilmiştir.Gazali’nin kendisini tasavvufa vermesi ve diğer ilimlerin boş olduğunu ima etmesi,İslam düşünce hayatının gelişmesine ket vurmuştur.
Batı toplumu 15.yy.da bilimde,sanatda edebiyatta büyük bir gelişme yaşamış (Rönesans),feodalite yıkılmış ve Kilise’nin etkisi(Reform) kırılmıştır.Rönesansı doğuran-DOĞUDAN BATIYA GELEN- üç önemli icat vardır:
1-Barut
2-Pusula
3-Kağıt ve Matbaa
Barut ve onun türevi toplar derebeyliği ortadan kaldırmış,Pusula coğrafi keşiflerin yapılma-sına imkan tanımış.Kağıt ve Matbaa ile okuma ve yazma bir imtiyaz olmaktan çıkmış,İncil ve diğer kitaplar basılıp halkça okunarak kilisenin tekeli kırılmıştır.
Ortaçağ’daki skolastik düşünceden kurtulmuş Batı’nın XVI.yy XVII.yy’daki ürettiği bilim adamı sayısı o kadar muazzamdır ki,sanki geçmiş dönemlerin acısı çıkarılmıştır.Bu bilim adamlarının her biri alanlarında büyük bir dehadır:F.Bacon, Kopernik,Galileo,J.Kepler,R.Boyle,C.Huygens,Isaac Newton…vb.
Alexandre Koyre “Bilim Tarihi Yazıları” adlı eserinde sikolastik düşüncenin karşısında çağcıl düşüncenin insan aklının ve deneyin “Bacon”la başladığını söylemektedir.
Rönesans ve reforrn hareketlerinin bilim alanındaki etkisi 16.yy’dan itibaren görülmeye başlanmış Polonyalı gökbilimci Nicolaus Copernicus(Kopernik) ortaçağ boyunca Ptolemaios(Batlamyus)’un dünya merkezli sistemini alaşağı ederek,sistemin merkezine güneşi (güneş merkezli sistemi ilk öne süren Helenistik dönemde yaşamış astronom Aristarkus’tur.) oturtturmuştur.Danimarkalı bilim adamı Tycho Brahe’nin dakik gözlemlerini kullanan öğrencisi Cohannes Kepler gezegenlerin güneş etrafında dairesel değil de,eliptik bir yörüngede hareket ettiğini bulmuştur.
Galileo Galilei 16.yy’ın en parlak bilim adamıdır.Fiziği ve matematiği deneye ilk uygulayan lardan olmuştur.Aristo’dan beri gelen yüksekten atılan bir cismin ağırlığı ile orantılı bir şekilde ivme kazanacağı düşüncesi Galieo’da son bulmuş,bütün cisimlerin eşit ivme ile düşeceğini pisa kulesinde yaptığı deneylerle(Her ne kadar Alexandre Koyre,Galileo’nun Pisa kulesinde deney yaptığının safsata olduğunu söylese de) ispat etmiştir.Ayrıca bugünkü anlam da mucidir de.
Newton,XVII.yy’ın en önemli bilim adamıdır.Evrendeki kütlesel çekimi yasalaştıran ışığın tanecikle hareket ettiği fikrini ortaya atan,Matematik’teki “İntegral” hesaplama yöntemini lan ve optik bilimdeki(renk ve ışık üzerine) çalışmalarıyla çok yönlü bir bilim adamıdır.Newton “Pirincigia” adlı eserini yayınladıktan sonra o kadar ünlenir ki tanınmış bir matematikçi “Acaba onunda bizler gibi yeme,içme ve uyuma gibi türünde günlük gereksinimleri varmıdır?” sorusunu sorma ihtiyacını duymuştur.Bir nevi insanüstü bir varlık olarak görülmüştür.
XVII.yy.daki bilim adamları iki düşünce alanında öbeklenmekte idi:
1-Doğaya geometrik bir anlayışla bakan Evren’in Matematiksel bir düzenle işlediğini söyleyen Platon’cu ve Pythagorascı anlayış
2-Doğayı muazzam,mükemmel ve kusursuz çalışan bir makine olarak kabul eden Descartes ve Gilbert’in öncülüğündeki “mekanikçi” düşünce.
Antikçağdan 18.yy’a kadar olan bilimsel gelişim –ne kadar yavan olsa da- anlatılmaya çalışılmıştır.Bir sonraki yazımızın 2.bölümünde buluşmak üzere…

Kaynakça:
[1]Alexanre KOYRE,“Bilim Tarihi Yazıları”,TÜBİTAK
[2]Cemal Yıldırım,“Bilimin Öncüleri”,TÜBİTAK
[3]Adrian Bery,“Bilimin Arka Yüzü”,TÜBİTAK
[4]Richard S.Westfall,“Modern Bilimin Oluşumu”,TÜBİTAK
[5]Rom Herre,“Büyük Bilimsel Deneyler”
TÜBİTAK
[6]Bertnard Russel,“Sorgulayan Deneyler”,TÜBİTAK
[7] Bertnard Russel,“Din ve Bilim”,Cem Yayınevi
[8]Cemil Meriç,“Mağaradakiler”,İletişim Yayınları
[9]Orhan Hançerlioğlu,“Düşünce Tarihi”,Remzi Kitabevi
+Devamı

KÜRESEL ISINMA

Cafer Şahin

Küresel ısınma son yıllarda Dünya gündemini meşgul eden;bilimsel kuruluşların,bilim adamlarının ve yazar çizerlerin üzerinde çalıştığı bir konudur

İlk önce “Küresel Isınma” nedir,nasıl oluşmaktadır,konularına açıklık getirelim:Dünya’ya Güneş’ten gelen ışınların bir bölümü absorbe edilir,bir bölümü ise uzaya geri yansıtılır.Güneş ışınlarının Dünya’da tutulmasını sağlayan çeşitli gazlar vardır:Karbondioksit,Nitrojen oksit ve Kloroflorokarbon(CFC) vb.İşte bu gazların güneş ışınlarını tutup dünyaya yaymasına “sera etkisi” denir.Bu gazlar atmosferde artış gösterirse güneşten gelen ışınların daha fazla tutulmasına ve dünyanın daha fazla ısınmasına neden olacaktır.Eğer bu gazlar olmasaydı Dünya’da (ısı kaybın-dan dolayı) yaşam da olmayacaktı.Demek ki sorun bu gazların olmasında değildir Sorun bu gazların gelişmiş ülkelerin(zengin ülkelerin) ekolojik dengeyi hiçe sayan daha fazla üretim, daha fazla kazanç hırsı ve bilinçsiz bir şekilde(fosil yakıtların) tüketiminden kaynaklanmaktadır.

Küresel ısınmanın önüne geçebilmek için 168 devlet tarafından “Kyoto Sözleşmesi” imzalanmıştır.Kyoto sözleşmesi günümüzde Dünya’ya salınan sera gazlarını 1990 yılında,yayılan Sera gazlarının % 5 oranının altına düşürme amacını taşımaktadır.Ne yaman bir çelişkidir ki Sera etkisi yapan gazaların en fazla üreticisi konumundaki USA(ABD)(Kişi başına harcanan enerji miktarı Avrupa ve Japonya insanının iki katıdır)Kyoto Sözleşmesini imzalamamaktadır.

Küresel ısınmanın Dünya yüzeyindeki etkilerini inceleyen son çalışma İngiliz Ekonomist Sir Nicholas Stern tarafından gerçekleştirilmiştir.Sir N.Stern’in raporu Dünya gündemine oturmuş ve bilim çevrelerinde ilgi uyandırmıştır.

Sir N.Stern küresel ısınmanın önüne geçilmezse dünya ekonomisine vereceği zararın 7 trilyon dolar olacağını ileri sürmektedir.N.stern’in küresel ısınmaya karşı alınacak önlemlerini üç başlık altında toplamak mümkündür:

1-Enerjinin verimli kullanımı

2-Çevreci enerji kaynaklarına yönelme

3-Sıkı bir denetim mekanizması

Sir N.Stern’e göre önlem alınmaması halinde küresel ısınmanın sonuçlarını sıralarsak;

-Dağlardaki buzların erimesi ile bir milyar insan susuzlukla mücadele edeceky

-Yeryüzündeki canlı türlerinin yüzde kırk’ı yok olacak

-Kuraklıklar milyonlarca insanı göçe zorlayacak

-Kutuplarda buzulların erimesi ile deniz seviyeleri yükselecek ve deniz kenarındaki yerleşim yerleri su altında kalacak.

Bazı çevrelerce küresel ısınmanın sonuçları felaket senoryalarınadönüştürülmektedir.

İleri sürülen felaket bu senoryaları nelerdir?Bazılarını maddeler halinde sırayalım:

-Ilık ve nemli hava veba bakterisinin yayılmasına neden olacak

-Salgın hastalıklar artacak

-Kene ısırığına bağlı beyin iltihapları artacak

-Yeni hastalıklar ortaya çıkacak

-Fırtına ve kasırga oluşumu artacak

-Yeniden buzul çağının yaşanmasına neden olacak

-Ağaç ve bitkilerin fotosentezi azalacak ve buna bağlı olarak atmosferdeki karbondioksit

oranı artacak.

-Denizlerin seviyesi birkaç yüzyıl sonra 70 metrenin üstünde yükselecek

Yukarıda sayılan küresel ısınmaya bağlı sonuçlar gerçekleşirse üzerinde yaşadığımız dünya diğer gezegenler gibi neredeyse yaşanmaz hale gelecektir.İnsan denen şu garip varlık kendi eliyle kendi geleceğinin mahvına çalışmakta.Sadece kendi geleceği olsa ne gam ne hüzün!Fakat bütün canlıların geleceğini karartmakta.

Üzerinde yaşadığımız Dünya ve Ekolojik sistem bize bizden öncekiler tarafından emanet edilmiştir.Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için,“ KÜRESEL ISINMAYA HAYIR!” demenin tam zamanıdır.


+Devamı

EVREN

Cafer Şahin

Uzay,zaman ve mekanı içine alan evren büyüklüğü ile insanoğlunun hayalini bile zorlamaktadır.Bu büyüklük öyle bir büyüklüktür ki kaç ışık yılı gitseniz aynı noktaya ulaşamayacaksınız.Evrenin sahip olduğu bu büyüklüğü çeşitli verilerle ifade edecek olursak konu daha iyi anlaşılacaktır:
Evrende Samanyolu galaksisi gibi 100 milyar galaksi ve ve her galakside ise 100 milyar yıldır olduğu tahmin edilmektedir.
Güneş sistemine en yakın Proksima Centauri Yıldızı Güneş’e 4 ışık yılı uzaklıktadır. Güneş’in Samanyolu galaksisinin merkezine uzaklığı 30.000 ışık yılı kadardır. Samanyolu galaksisine en yakın galaksi 900.000 ışık yılı yılı uzaklığındadır.Carl Sagan “Kozmoz” adlı eserinde “Ola ki kozmozta bulunsak,bir gezegene rastlama olasılığımız on milyar trilyonun trilyonunda birdir” demektedir.
Güneş’in kütlesi sistemimizin en büyük gezegeni “Jüpiter” in 1000 katı ve sistemindeki gezegen- lerin ve uydularının kütlesi toplamının 745 katı kadardır.Samanyolu galaksisinin toplam kütlesi ise güneşin kütlesinin 110 milyar katıdır.Samanyolu galaksi sarmalının kendi etrafındaki dönüş hızı, saatte 900.000 kilometredir.Güneş’in Samanyolu galaksisi çevresindeki dönüş hızı,saatte 720.000 km ve Dünyamızın Güneş etrafındaki dönüş hızı ise saatte 108.000 kilometredir.
Evren ezeli ve ebedi midir veya bir başlangıcı ve sonu var mıdır,Evren’in bir başlangıcı varsa nasıl oluşmuştur,konuları geçmişten günümüze filozofların ve bilim adamlarının ilgisini çekmiş ve bu konuda birçok teoriler ortaya atılmıştır.
Günümüzde Evren’in oluşumu ile ilgili en geçerli teori “Bing-Bang Teorisi”dir.Bu teori A.Einstein’in “Genel görelilik” kuramına ve Edwin Hubble’nin 1929’daki gözlemlerine daya- nılarak geliştirilmiştir.E.Hubble teleskopla yaptığı gözlemler sonucunda Yıldız kümelerinin bizden hızla uzaklaştığını tespit etmiştir.Bu da evrenin genişlemekte olduğuna ve başlangıçta bir noktada toplandığına işaret ediyordu.
Bing-Bang Teorisi’ne göre Evren’in oluşumu:Evren ilk halinde sıfır hacme( yokluk) sonsuz yoğunluğa(kütle) ve sonsuz bir sıcaklığa sahipti.Bu anda,bilinmeyen bir sebeple büyük bir patlama oldu.Patlama anında sonsuz bir sıcaklık vardı.Bir saniyenin yüzde biri kadar bir zamanda sıcaklık 100 milyar dereceye düşmüştü.Bu sıcaklıkta maddenin hiçbir bileşeni bir arada değildir.Bu anda elektron ve karşı parçacığı pozitron,elektron sayısı kadar nötrino ve ışık vardı.Patlamadan üç dakika sonra ise evrenin sıcaklığı bir milyar dereceye düşecek ve maddenin çekirdeğini oluşturan proton ve nötronun bileşmesine imkan verecektir.Steven Weinberg “İlk Üç Dakika” adlı eserinde bu konu ile ilgili olarak şunu söylemektedir:“Evren ilk üç dakikada gerçekten de kesin olarak eşit sayıda parçacık ve karşı parçacıktan oluşsaydı;sıcaklık bir milyar derecenin altına düştüğünde, bunların tümü yok olur ve ışınım dışında hiçbir şey kalmazdı.
Ünlü Fizikçi Stephen W.Hawking “Zamanın Kısa Tarihi” adlı eserinde ilk patlama anı ile ilgili olarak şunu söylemektedir:“Büyük patlamadan bir saniye sonraki yavaşlama hızı yalnızca yüz bin milyarda bir oranında az olsaydı bile evren daha bugünkü büyüklüğüne ulaşmadan çökmüş olacaktı.”
Büyük patlamadan birkaç yüz bin sene sonra sıcaklığın düşmesine bağlı olarak elekro manyetik kuvvetin zayıflaması ile elektronlar ve çekirdek birleşip hidrojeni ve helyumu oluşturacaktır.Daha sonra gaz ve toz bulutları kütlesel çekim altında birleşerek yıldızları,yıldızlar ise galaksileri oluş- turacaktır.Yüzyıllar önce yıldızların ve gezegenlerin bir gaz ve toz bulutundan oluştuğunu Thomas Wright-Immanuel Kant ve Laplace öne sürmüştü.
Bing Bang Teorisini destekleyen bilimsel veriler nelerdir?
Sıralarsak:
1-Doopler etkisi( Bizden uzaklaşan yıldızların kırmızıya kayması )
2-Uzayın her tarafına yayılmış mikrodalga radrasyon
3-Evrenin boşluktaki sıcaklığı ( -273 derece )
4-Radyo dalgaları
Yukarıda sıralanmış bilimsel veriler ışığında evrenin yaşının ortalama 15-20 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir.Büyük patlama anından bugüne evren genişlemesini sürdürmektedir ve her galaksinin birbirinden uzaklaşma hızı saniyede 60.000 km’dir.
Evrenin genişlemesi sonsuza kadar sürecek mi yoksa kritik bir anda durup tekrar kendi üzerine yoğunlaşacak mı sorularına cevap aranmaktadır.Eğer kendi üzerine büzüşürse zamanın akış yönü geçmişten geleceğe değil de,gelecekten geçmişe doğrumu akacak konusu insan havsalasını zorlamaktadır.
Bing Bang Teorisi’nin ortaya koyduğu gibi madde ezeli( özdekçi Felsefe anlayışının tam tersi ) değildir.Bir başlangıcı vardır ve bir sonu olacaktır.Evren yoktan var olmuş ve varlıktan yokluğa doğru akmaktadır.
+Devamı